Ana konseptin konuyla pek ilgili olmasada yazmadan geçmek istemediğim, hatta uzun zamandır yazmayı istediğim bir konu bu.
İstanbul yaşamı diye bir yaşam tarzı vardır. Hani, hızlı yürüyeceksin, hızlı süreceksin, uyanık olacaksın, iki değil dört hatta sekiz göz ile gözlemleyeceksin, dikkatli olacaksın, hataya yapmayacaksın, … ki yaşayabilesin. İşte acımasız bir İstanbul gerçeği. Eğer herhangi bir şekilde bu kurallara uymazsan, sonunun kötü biteceğini tahmin etmek uzak bile değildir.
Mesela trafik. Bizde dolmuşcu, taksici, özel halk otobüscü, vs. gibi kavramlar var değil mi? Hani uzun yola çıkıldığında onları görünce hafif bir tedirginliğin üstümüze geleceği “acaba sinyal dahi vermeden bir anda sol şeride geçebilir mi” diye düşündüğümüz kamyonlar, tırlar, tankerler ve kendini yolun “tek” sahibi olarak görenler. İşte hayat bu kadar ucuz İstanbul’da. Siz normal bir şekilde aracanızı sürerken yolcusunu yolun ortasında indiren bir minibüs şöförü aynaya bakma ihtiyacı dahi duymadan bir anda önünüze kırabilir ve sizin o andaki bir tek tereddütünüz, bir faciaya yol açabilir… Gerçekten bu kadar ucuz mu hayat?
Yaklaşık bir ay önce Viyana’da gerçekten “ibretlik” diyebileceğim bir olaya şahit oldum ve hatırladığım her an o an ki gibi tüylerim ürperiyor. Olaya şu şekilde tanık oldum; tek şeritli bir ara sokak yolu, sokağın girişinde bir trafik levhası ve yaya geçidi bulunmakta. Bilmeyenler için belirteyim; burada yayaların araçlar karşısında geçiş üstünlükleri mevcut. Yayalar için kırmızı, araçlar için yeşil yanan bir lambada yayalar için yeşil yanmasını beklerken karşımda bir bayan ve çocuğu beklemekteydi. Bizim beklediğimizi gören araç şöförü, kendisine yeşil yanmasına rağmen bizim geçebilmemiz için yaya geçidinin biraz gerisinde durarak geçmemiz için işaret etti. Ben bu hareket sonrasında tam geçmeye hazırlanırken karşıdaki bayan, şöföre ışığı göstererek geçişin kendi hakkı olduğunu ve yayalar için kırmızı yandığını eliyle işaret etti. O an, tek hissettiğim yaşadığım şoktu.
Bu bayanın farkı neydi acaba? Bizim insanımız gibi “aman ben geçeyimde gerisi ne olursa olsun” mantığı taşımadığı kesindi ancak genede kendine bu hak tanınmışken geçmedi. Aslında burada bana göre tek bir şey söz konusu; toplumsal düzen. Yani birey her ne kadar Avrupa kültüründe yetişmiş olursa olsun -yani yayaların geçiş üstünlüğünü biliyor olması- toplumsal düzeni ve İnsan Haklarını -sonuçta araç şöförüde bir insan ve geçiş hakkı onun- ne kadar önemli gördüğünü ve değer verdiğini göstererek kendine “bonus” olarak tanınmış bu ekstra haktan feragat etti.
Hiçbirimiz bir şey kaybetmedik, çünkü olay toplamda 10 saniye dahi sürmedi ancak ben, hayata dair büyük bir ders aldım.
Düşünüyorumda, Mecidiyeköy’de meydanda karşıya geçmek için 4 şeritli yolda koşturanları. Bu kadar mı ucuz hayatlar?
Tweet